Category Archive Uncategorized

Sivilce ve cilt bakımı

Pek çok cilt hastalığı gibi sivilce de sadece bir sebepten kaynaklanmaz ve kendi içinde bütünlük gösteren sistemik oluşumun sonucu olarak ortaya çıkar.

Bizlerinse yaptığı en büyük hata karşılaştığımız cilt problemlerine mucizevi iksirler arayışımız. Yani sonuçta bir karaciğer, mide değil karşımızda ki, cilt! Dokunuyoruz, süslüyoruz, üstüne bir şeyler sürüp gayet aktif bir iletişimde olabiliyoruz kendisi ile… durum bu olunca

Alice harikalar diyarında ki gezi başlıyor! Denemediğimiz şey, kullanmadığımız ürün kalmadığı gibi hep psikolojik hem de maddi olarak yıpranıyoruz.

Her problem/hastalık gibi sivilcenin de oluşumun da bazı mekanizmalar mevcut. (önceki yazımı okuyun) Sivilce bir neden değil bir sonuçtur! Nedenleri ortadan kaldırmadan bir problemden tamamen kurtulmak mümkün olmayacaktır elbette. Ve bazen sebepleri ortadan kaldıramayabiliriz de. Sonuçta bir ergen olabilirsiniz, nasıl hormonları düzenleyeceğiz kendi isteğimize göre mi?

Bu yazıyı bir güzellik uzmanı ve aromaterapist olarak edindiğim deneyimler, kozmetik sektöründe tanıdığım yüzlerce sivilce problemi olan insanın sivilceye yaklaşımını, beklentilerini değerlendirerek yazdım.

  • Psikolojik süreç

Stres altındasınız sivilceniz çıkıyor, sivilceniz çıktığı için daha çok stres yapıyor olabilirsiniz. Eğer hormonel değişimlerden dolayı (mensturasyon gibi) yaşıyorsanız zaten alışmışsınızdır, ancak bir ergen bunu yaşıyorsa özellikle de kistik akne ise gerçekten durum daha problemli hale gelebiliyor. Bu durumu biraz daha katlanılabilir kılmanın en mümkün yolu nedenleri öğrenmektir. Bir şeyin sebebini bilirseniz o daha gözle görünür, elle tutulur hale gelir. Bilgi bunun da bir gün geçeceğinin rahatlığını verir. Eğer bu ergen bir yakınınızsa sivilcenin doğal bir süreç olduğundan bahsedin. Erkeklerde testesteron salınımından dolayı daha fazla görülebileceğini ve dışarıdan cildi destekleyerek daha iyi bir görünüme sahip olacağını iletin.

Eğer stres kaynaklı sivilcelenme yaşıyorsanız (ki muhtemelen daha önce de yaşadınız) kaynağını biliyorsunuz. Olabildiğince stresi azaltmaya çalışıp cilde içerden ve dışarıdan destek verin. (örneğin ALA: Alfa lipoik asit çok kuvvetli bir antioksidandır. Strese bağlı hücresel inflamasyonu azaltmakta iyi bir destekçi olabilir)

 

  • Bedene destek

Bugün cilt yaşlanması dahil tüm hastalıkların kökeninde hücresel inflamasyon olduğu bilinmektedir. Sadece sivilce değil hem sağlıklı hem de güzel bir yaşlılık için;

Düzenli ve kaliteli uyku

Spor

Sevdiğiniz şeyleri yapmak

Anti-inflamatuar beslenme ( yüksek kalite protein, yüksek kalite karbonhidrat, sağlıklı yağlar ve omega3 gibi besin takviyeleri)

Uygun cilt bakımı ve ürünleri

  • Cilt bakımı

Sivilcenin oluşum mekanizması gereği sizin günlük ve haftalık rutinlere daha sadık kalarak doğru uygulamalar yapmanız gerekir. Cilt bakım rutininizde temizlik ve arındırma kesinlikle vazgeçmemeniz yada atlamamanız gereken bir adımdır.

Günlük adımlar;

İlk adım temizleme; cildinizi bir temizleyici ile temizleyin (alkol içermesin, ve cildi aşırı kurutucu bir madde içermesin)

İkinci adım tonik: Bu adım temizleyiciden sonra kalan kalıntılardan cildinizi arındıracak ki, siyah nokta sıkıntısı yaşayanlar için de vazgeçilmezdir, tabi sizin için de.

Üçüncü adım; cilt serumu ve kremi uygulayın.

Haftalık adımlar;

Peeling; sivilceli cilt tiplerinde ben peeling uygulaması taraftarı değilim ki, bir çok kişi de benimle aynı fikirdedir. Eğer illa ki peeling yapmak isterseniz çok yumuşak ve cildi tahriş etmeyecek olanları tercih edin.

Maske: Olmazsa olmaz bu adımı mutlaka uygulayın. İlk 2-3 hafta haftada bir sonrasında 2 yada 3 e kadar çıkın. Özellikle kil ve çamur maskeleri sivilce görünümünü azaltmada çok başarılıdır. Sülfür de tercih edebilirsiniz ancak sık kullanırsanız etkinliğini kaybedecektir. (temiz cilde yıkama ve tonik sonrası uygulayın)

Sivilceli bir cilt uygun bir maske kullandığında genelde en büyük problem uygulama sonrası 2-3 hafta sonrasında cildi sivilce basmasıdır (deri alt katmanlarında ki fazla sebum dışarı çıkar). Ve aslında bu sağlıklı ve beklenilen bir durumdur. Böylece ilerleyen zamanlarda daha az sivilcelenme oluşmasına destek olunur.

Sivilce nedir? Sebepleri nelerdir?

Sivilce hemen hemen herkesin az ya da çok hayatının bir döneminde deneyimlediği bir hastalıktır. Hatta o kadar alışılmıştır ki, çoğu kişi sivilceyi hastalık olarak görmez bile…
Ciddi akne problemi yaşamış biri olarak, sivilcenin fizyolojik ve psikolojik etkilerini ilk elden deneyimleme fırsatım oldu ve bu maceradan çıkardığım sonuçların bir çok faydasını da gördüm. Hem deneyimlerimi hem de sivilce probleminde aromaterapinin yerini size anlatmak isterim. Buna başlamadan önce de kısaca sivilcenin yaşam yolculuğuna bakalım.

Yukarıda ki görselde gördüğünüz, üstümüze giydiğimiz cildin anatomik yapısdır. Hypodermis en alt katman iken epidermis gözümüzle görüp elimizle dokunduğumuz katmandır.

Epidermisin en üst katmanı olan stratum corneum altında ki hücreler için koruyucu bir bariyer gibi hareket eden ölü, keratin olarak bilinen proteince zengin hücrelerden oluşur. Bu katmanın altında ise canlı hücreler tabakası bulunur, daha aşağısında bazal katman bulunur ki, burada ki hücreler sürekli bölünür ve cildin yüzeyine doğru göç ederler.

Şimdi sivilcenin hikayesine kısa bir bakış atalım. Gözenekleri çoğumuz biliriz, kısaca hayalinize bir tüp getirin ve bu tüp cilt yüzeyinden epidiermis altında ki cilt katmanlarına yada kolajen ve elastince zengin, cilt yüzeyini destekleyen, cilt damarları, sinirler ve diğer hücreleri barındırın dermise uzansın. Bu tüpten küçük üzüm salkımlarına benzeyen bezler, dallar halinde çıkar. Bu bezler sebum (cilt yağı) üretimini gerçekleştirirler. Burada üretilen sebum tüp olarak hayal ettiğimiz gözeneklerden yukarı doğru yolculuğa başlarlar ve en sonunda cilt yüzeyinde salgılanırlar.
Normal koşullar altında epidermiste biriken ölü hücrelerin dökülmesi beklenir. Eğer burada bir tıkanıklık oluşursa, üst yüzeyde ki keratinin sebum ile karışarak yapışkan ve ağdalı bir form alarak gözenekleri tıkayabilir. Bu tıkanma olduğunda Propionibacterium acnes bakterisi gözenek ve etrafını saran deri içinde daha fazla iltahaplanma yaratarak hızla çoğalmaya başlar. Bu süreç devam ettiğinde gözenekte tıkanma görünür ve bu tıkanmaya “komedo” denir. Başlangıçta gözle görünemeyecek kadar küçük olan bu komedo iltihaplanmanın devam etmesi ile sivilce formunu alır.

Sivilcenin sebepleri
Sebebini öğrenmeden bir probleme karşı önlem alamayız. Sivilcenin başlıca sebeplerinden biri hormonlardır. Ergenlik dönemi ile aktive olan testesteron dihidrotestesteron a dönüşür ve cildin daha fazla sebum üretmesini teşvik eder. Bunun dışında kadınlarda adet dönemlerinde aktive olan sivilce problemleri de hormonel değişimlerle alakalıdır.

Diğer önemli sebeplerden biri ise strestir. O kadar çok duyarız ki stresin hemen her hastalığın altında yatan temel sebep olduğunu peki ama neden ve nasıl? Strese vücudumuzun verdiği tepkiyi bilmek için biraz adrenalin hormonlarından bahsetmek lazım. Adrenalin bizim hayatta kalmamıza yardım eden, korku ve heyecan durumlarında salınımı artan bir hormondur. İnsanlığın geçmiş tarihine göre çok daha fazla stres yaşayan çağımız insanları, atalarımızın bir kaplanla karşılaştığı zaman yaşadığı korku ve heyecanı lise sınavlarına hazırlanırken, futbol seyrederken hatta karşıdan karşıya geçerken bile yaşadığı için devam eden sürekli stres insan bedeninde ve ruhunda bazı sıkıntılara neden olur.
Adrenaline eşlik eden kortisol hormonu ise aslında yaşlandıkça artan bir hormondur. Stresin korku, fiziksel travma gibi akut formları sırasında iç sistemlerimizin stabil ve dengede kalmasını sağlar. Stres periyotları süresince gerekli miktarda üretilen kortisol, uzun sürelerde ve fazla miktarda kanda bulunduğunda sıkıntı başlar. Yaş ilerledikçe kortisol seviyeleri hızla yükselirken normal düzeye dönmesi daha uzun zaman alır. Fazla miktarda ki kortisol, immün sistemi bozabilir, beynin ve diğer organların küçülmesine, kas kütlesinde azalmaya ve cildin incelmesine sebep olabilir.
Peki, bu sistem sivilceler üzerinde nasıl etki edebilir? Sivilceye bölgesel bir hastalık olarak değil de, sistemik nedenleri ile baktığımızda inflamasyon kaynaklı olduğunu görürüz. Stres ise, vücutta inflamasyonu artırıp bir çok sistemik hastalığa sebep olur.
Kortisolu kontrol altında tutmak için;
İyi ve yeterli uyku alın
Kahveyi bırakın
Kendinize vakit ayırın, keyif aldığınız şeyler yapın
Yoga yada spor yapın
Sivilce oluşumunun bir önemli sebebi ise diyettir. Sağlıksız yağlar, kalitesiz protein ve karbonhidratlar vücutta hastalıklara sebebiyet verirken cildimize de ciddi anlamda etki ederler.
Sivilce bir çok cilt problemi gibi bölgesel değil bütünsel değerlendirilmesi gereken bir hastalıktır. Eğer ergenliği geçti iseniz ve adet dönemleri dışında aktif sivilce problemleriniz varsa bu vücudunuzun “hey, ben buradayım” deme yoludur.

Çay Ağacı Öz Yağı

Çay Ağacı Öz Yağı (Melaleuca alternifolia)

Kokusunu ilaçlardan sıklıkla bildiğimiz, doğanın kahramanı çay ağacı yağı, namı diğer hint defnesi yada ti tri yağı bu yazımın konuğu!
Binlerce senedir doğu kültürlerinin evlerinden uzak tutmadığı bu doğal yağ, son 100 yılda artık batı toplumlarında da bilinir oldu. İşin doğrusu biz bu isimsiz kahramanın kokusunu ilaçlardan da biliriz...
Çay ağacı yağı tüm evlerde bulunması gereken, dezenfektan özellikleriyle a dan z ye bir çok konuda yardımcınız olabilecek, hayatınıza pratik yöntemler katacak bir ilk yardım içeriğidir aslında. Güçlü immün sistemi (Vücudumuzun savunma sistemi) tetikleme yeteneği, anti viral, anti bakteriyel ve mantar karşıtı özellikleri ile yara temizliğinde ve bakımında kullanabilirken, kas ağrı ve sızısında da yardımına başvurabilirsiniz.
Avustralya orijinli çay ağacı, kadim kültürün modern örneklerinden olan aborijinler, bu yağı binlerce senedir medikal amaçlı kullanmakta.
İkinci dünya savaş esnasında bu ağacın yetiştiricileri askere alınmıyor! Sebebi ise ağaçların yetiştirilmesinin kesintiye uğramaması. Çünkü, muharebede ki tüm askerlerin ilk yardım çantalarında mutlaka bulunması gerekmektedir.
Günümüzde ise bu içerik sadece ilaçlarda değil, sabun, krem, deodorant ve ev kokularında sıklıkla tercih edilmektedir.
Akneden kepeğe etkili çözümler sunan çay ağacı yağının kullanımına daha yakından bakalım;
Koku ;
Kışın evinizde çay ağacı yağını koku olarak kullandığınızda havayı temizler, hasta varsa genel durumunu destekler.
Masaj yağı / banyo
Masaj yağı olarak seyrelttiğiniz çay ağacı yağını solunum yolu sıkıntılarında, soğuk algınlığında, cilt enfeksiyonları, saç derisi problemleri, bronşit ve terleyen ayaklarınızı rahatlatmak için kullanabilirsiniz.
Sürekli kullanım
Normalde, herhangi bir öz yağın sürekli kullanımı önerilmezken çay ağaç yağı için ufak bir istisna yapabiliriz. Kullandığınız ürünlere birkaç damla çay ağacı yağı ekleyerek, akne, yatak yaraları, kepek, bit problemlerinde tedavinize destek olabilir.
Atlet ayağı yada tırnak mantarı gibi mantar sıkıntılarında problemli bölgeye uygulayabilirsiniz. (%2,5 seyreltin. Güçlü içeriklerinden biri olan çay ağacı öz yağını kullanırken dikkatli olmayı unutmayın)
Diş etki enfeksiyonlarında, ağız ülserlerinde kullandığınız ürüne birkaç damla ekleyebilirsiniz.
Krem ve losyonlarda
Cilt ürünlerinize eklediğinizde o bölgenin tüm istenmeyen misafirlerden arınabileceğini düşünün. Bakteri, virüs, mantar ve daha bunun gibi bir çok sıkıntınızda tercih edebilirsiniz. ( ve tabi akne )

Baz Yağlar

Aromaterapinin bel kemiği olan öz / esansiyel yağlardan bahsettikten sonra, uygulamalarda sıklıkla kullanılan ve sofralarımızdan da yakından tanıdığımız baz/bitkisel yada taşıyıcı yağlara bakalım.
Vücudumuzun metabolizmasının tam bir işlevselliğe sahip olabilmesi ve sağlıkla çalışabilmesi için gerekli olmasına rağmen, bedenimiz tarafından üretilmeyen yağ asitlerine “esansiyel yağ asitleri” denilir.

Baz yağlar kabuklu yemişlerden, tohum ve çekirdeklerden elde edilen, aromaterapi uygulamalarında öz yağları seyreltmek için kullandığımız zeytin yağı, tatlı badem yağı, üzüm çekirdeği yağı gibi, genellikle doymamış yağ asitlerinden oluşan yağ grubudur.
Baz yağlar (jojoba hariç) Linoleik asit, Omega3, Omega6, Oleik asit, Palmitoleik asit gibi çeşitleri yağ asitleri içerir ve bunlardan Omega3 ve Gamma Linoleik asit gibi yağ asitleri esansiyel olduklarından mutlaka beslenme yolu ile alınması gerekmektedir.
Her baz yağın kendine özgü teropatik etkisi ve karakteristik özellikleri vardır. Aromaterapi de bir baz yağ seçilirken, kişinin ihtiyacına ve şikayetine göre etkinlik gösterecek baz yağlar seçilir. Ayrıca, krem, losyon, balm, merhem gibi bir çok cilt bakım uygulamalarında vazgeçilmezlerdir.

- Baz yağlar kokusuzdur ( Hindistan cevizi yağı hariç, üzüm çekirdeği tatlı badem gibi yağların ise kendilerine has hafif kokuları vardır. )
- Soğuk pres yöntemi ile elde edilirler, sarı kantaron, kalendula gibi yağlarsa infüze olarak elde edilir,
- Cilde direk temas edebilirler,
- Kullanımda doğru seçilen baz yağlar, uygun karışımlarla hedeflenen etkiyi yaratmada etkilidirler
- Özellikle, egzema, rosasea, sedef, çatlak, kuru cilt, tahriş olmuş, mantarlı ve sivilceli, yağlı ciltlerde doğru öz ve baz yağ seçimi size doğal yollarla elde edebileceğiniz etkili seçenekler sunar
- Aromaterapi de hayvansal kaynaklı baz yağlar kullanılmaz.
Şimdi baz yağlara ve kullanımlarına göz atalım!

Avokado yağı (Persea americana): sarı-yeşil renge sahip bu yağ gerçekten cildinizde harikalar yaratabilir. Anti aging ürünlerin vazgeçilmezi, kuru/hassas ciltler için çok uygun ve besleyici bir yağdır. 


Hodon yağı ( Borago officinalis ), Akşam sefası çiçeği yağı (Oenothera biennis): Yüksek GLA (gamma linoleik asit) içerikli bu iki yağ özellikle egzema ve anti aging uygulamalarında vazgeçilmezdir. İnflamasyonlu ciltlerde, kuru, hassas ciltlerde, psoriasis de rahatlıkla tercih edebilirsiniz.

Kalendula yağı ( Calendula officinalis ): Yara iyileşmesinde, problemli, tahriş olmuş ciltler için hazırlanan karışımların vazgeçilmezi olan bu yağ zeytin yağına yatırılarak elde edilir.
Hindistan cevizi yağı (Cocos nucifera): Neredeyse her şeye iyi gelen bu muhteşem yağ daha uzun bir başlığı hak eder. Saç, cilt ve vücut bakımında kullanabileceğiniz gibi, düzenli olarak günlük gıda tüketiminin içinde yer alması gereken güzel aromalı bir yağdır. ( Hindistan cevizi yağını alırken katı, beyaz renkte ve güzel kokulu olmasına dikkat ediniz.)

 

Jojoba (Simmondsia chinensis): Gıda olarak tüketimi uygun değildir. Cilt tarafından üretilen sebuma çok benzeyen yapısından dolayı özellikle akne ve yağlı cilt problemlerinde tercih edebilirsiniz.
Susam yağı (Sesamum indicum): Özellikle saç ve tırnak bakımında tercih edilen bu yağ, iyi bir ısıtıcı, cildi yatıştırıcı ve antioksidan etkinlik gösterir. Zannedilenin aksine SPF değeri çok yüksek değildir.
Baz yağları alırken nelere dikkat edelim?
Öncelikle istenilen özellikleri sağlamayan yağlar yukarıda bahsedilen etkinlikleri gösteremezler.
Bir yağı alırken mutlaka latince ismine,
Eğer yağın dokusunu daha önceden biliyorsanız rengine, kokusuna ve kıvamına,
Koyu bir şişe de olmasına ve serin yerde saklanmasına dikkat edin

Aromaterapik Ağız Diş Sağlığı ve Bakımı

Geçen gün sosyal medyada ağız bakımı ile ilgili hazırladığım karışımı paylaştıktan sonra bir diş hekiminden bazı sorular geldi. Bu sorulardan esinlenerek herkese ve sağlık çalışanlarına yönelik aromaterapide diş ve ağız sağlığı ve bakımı ile ilgili yazı paylaşma isteği duydum. Böylece ortaya iki yazı çıkmış oldu, bu yazım herkes için yaptığım paylaşım iken diğeri hekimlere yönelik ve literatür ağırlıklı oldu. İyi okumalar dilerim. 
Ağız ve diş sağlığı bedenin bütününü etkilediği için oldukça fazla öneme sahiptir. Düşünsenize sindirim ilk ağızdan başlar, yiyecekler ağızda çiğnenip parçalanırken bu bölge çok fazla patojene de maruz kalır (ağız florasında 750 den fazla bakteri barınmakta). Diş eti hastalıkları, diş problemleri ve ağız florası ile ilgili problemler uzun süre devam ettiklerinde bölgede hastalıklara sebebiyet verebildiği gibi, uzun süreli enfeksiyonlar yada çürükler kronik ve sistemik hastalıklara sebep olabilmektedir.

Peki, aromaterapi bu durumun neresinde ve bizlere neler sunar.

1- Aromaterapi dediğim de kesinlikle öz yağlarla yapılan karışımlardan bahsediyorum. Sadece baz yağlarla yapılan karışımlar aromaterapik olmanın çok ötesindedir. Neden? Çünkü öz yağlar çok yoğun bitki özleridir ve bitkinin yaşama dair neyi varsa o damlaların içinde saklıdır, iyileştirici, anti bakteriyel, anti virüs, anti fugal, ağrı kesici gibi özellikleri vardır. Sadece birkaç damla öz yağ bile uygun endikasyonlarda kullanıldığında bir çok konuda bizlere yardımcı olabilir. (öz yağlarla ilgili diğer yazılarımda detaylı bilgiler bulabilirsiniz) Haliyle, yağ asitleri ve gliserol esterlerinden oluşan ve öz yağlardan faklı, çok farklı kimyaya sahip baz yağlar farklı etkinlikler gösterirler, kullanımları çok daha kolaydır, çoğunlukla anti bakteriyel, anti fungal, anti septik gibi özellikler göstermezler (ki istisnalaraı vardır mesela çuha çiçeği GLA içerir ve anti inflamatuar olarak çalışır) ve öz yağları uygulamak için taşıyıcı yağ olarak tercih edilirler.

2- Öz yağlar ilaç endüstrisinde sıklıkla kullanılırlar. Örneğin; Dr Bayer tarafından geliştirilen Salicylic asid içerikli Aspirin söğüt ağaçının kabuğunda bulunuyor ve binlerce yıldır insan toplulukları tarafından ağrı kesici ve ateş düşürücü olarak kullanılıyordu. Söğüt ağacı kabuğunun ağrı kesici ve ateş düşürücü olarak kullanımı ile ilgili kayıtlar ise 4000 yıl öncesi Sümerine kadar gitmektedir.

Tamiflu olarak bilinen soğuk algınlığı grip ilacının ise baş kahramanı, yıldız anasonda (Illicium verum) bulunan shikimic acid ,

Topikal ağrı kesici olarak kullandığımız Bengay ise Methyl salicylate içerir. Aromaterapi de kullandığımız Kışyeşili öz yağı (Gaultheria procumbens) %85 ila %99 oranında Methyl salicylate içerir.

Viks ve bir çok ağız bakım ürününde öz yağlar kullanılmaktadır. Aslında insanlık tarihi boyunca öz yağlar iyileştirici ve iyilik verici etkilerinden dolayı kullanılmışlardır.


(etiket vikse aittir, bu kadar değerli ve etkili içeriklerin petrol türevi vazelinle sunulması içler acısı)

3- Öz yağlar doğru kullanıldığında ilaçtan daha etkili olabilirler, pek neden?

Öz yağları bu kadar etkili kılan özellik hala yaşıyor olmalarıdır. Bulundukları şişede tüm içerikler doğal bir sinerji içinde ve karşılaştıkları duruma karşı beraber pozisyon olabilme yeteneğine sahiptir. Sentetik içeriklerin ise doğal içeriklere göre etkinlikleri daha azdır. Öz yağların molekül olarak oldukça küçük olmaları biyolojik olarak vücut içinde aktif olmalarına izin verir (kan beyin bariyerini de geçebilirler). Bir çok ilacın molekül ağırlığı 100MW ila 1000MW iken öz yağlar daha düşük moleküler ağırlığa sahiptir. ( limonene (C10H16) 136MW) Bu da öz yağların hücre reseptörlerine daha kolay bağlanmasına ve ilaçlar gibi sadece hedeflenen reseptörlere değil bütünsel etkinlik için tüm uygun reseptörlere bağlanmasını sağlar.


Bu tabloda, lavanta, maydanoz ve rezene öz yağlarının içeriklerini görüyorsunuz. Ne kadar çoklar değil mi? Üstelik hepsi yaşıyor ve birbiri ile uyum içinde!

4- Doğal içerikler firmalar tarafından patentlenemediklerinden aslında aromaterapik öz yağlarla ilgili hala elimizde yeterli bilgi mevcut değildir. İleride aromaterapik öz yağlarla ilgili çok daha fazla araştırma yapılıp kullanım alanları genişletilecektir ki, bu da zaten bizi konumuza getirmektedir.

Tüm dünyada ağız ve diş hastalıklarının görülme sıklığı çok fazladır. Antibiyotiklere gelişen direnç, kullanılan ilaçları yan etkileri gibi sebeplerden dolayı günümüzde dental sağlıkla ilgili koruyucu ve iyileştirici alternatiflere ihtiyaç vardır. Bu arayış içerisinde doğal fitokimyasallar iyi birer alternatif olarak değerlendirilmektedir.

Yapılan çalışmalar göstermiştir ki, manuka, karanfil, çay ağacı, okaliptüs, nane, mür, adaçayı gibi öz yağlar diş ve diş eti sağlığında iyileştirici ve antiseptik olarak oldukça başarılıdır ve sentetik ilaçlara iyi birer alternatif oluşturmaktadırlar.

Ağız bakımı ve sağlığında kullanılabilecek öz yağlar;
Nane; iyi bir antiseptiktir, ağız bakımı için idealdir. Nefesi tazeler (bir çok market ürününde mevcuttur)

Karanfil; Ağız ve diş sağlığı ve bakımında vazgeçilmezdir. Oldukça etkili anti bakteriyel özellik gösterirken fazla kullanımı mukoza üzerinde tahrişe neden olur. Bu yağı uzman bir aromaterapist yada doktorunuz önermeden kullanmamanızı tavsiye ederim.

Manuka, Çay ağacı; kuvvetli anti septik özelliğe sahiptir. Oral hijyen için oldukça idealdir.

Limon, Okaliptus, Mür, Kekik; Oral hijyen için oldukça ideal ve yüksek anti bakteriyel etkinlik gösteren öz yağlardır.

Genel anlamda hedefe yönelik aromaterapik çözümlere baktığımızda, tek bir yağdansa bir çok yağın karışımı en uygunu olacaktır. Ağız sağlığı için konuştuğumuzda kimi yağ gram(+) bakterilere karşı daha etkiliyken kimisi gram(-) te daha etkilidir ki mantarları da göz ardı edemeyiz.. Bunları kişinin sağlık durumuna ve önceliklerine göre harmanlayıp sunmak en iyi alternatifi oluşturmak olur.

Daha fazla bilgi yada size uygun karışımlar için bana ulaşabilirsiniz

Uyarı : Doktorunuzun önerisi yerine geçmez. Bir tedavi altında iseniz doktorunuza danışmadan böyle bir küre başlamayın
Yukarıda bahsedilen yağların beklenilen etkiyi gösterebilmesi için yüksek saflıkta ve teropatik düzeyde aromaterapik yağlar olmalıdır.
Oral kullanım kesinlikle önerilmez
Hayvanlar için kullanımı uygun değildir

Takip edin

Aromaterapik Ağız ve Diş Sağlığı Literatür

 

Aromaterapide Ağız Diş Sağlığı ve Bakımı

Bu yazıda hekimlere ve sağlık çalışanlarında yönelik ağız, diş sağlığı ve bakımı ile ilgili bazı literatürleri bulabilirsiniz. Yapılan daha fazla çalışma mevcut dilerseniz internet üzerinden daha fazla bilgi edinebilirsiniz

 

Ağız ve diş sağlığı ile ilgili hastalıklar tüm dünyada büyük bir problem oluşturmaktadır. Ağız boşluğu çürümeden sorumlu Gram (+) bakteriler  (mutans streptococci, lactobacilli and actinomycetes) ve periodental hastalıklara sebep olan gram (-) bakteriler (Porphyromonas gingivalis, Actinobacillus, Prevotella and Fusobacterium) gibi 750 den fazla bakteri barındırmaktadır. Antibiyotiklere gelişen direnç, kullanılan ilaçları yan etkileri gibi sebeplerden dolayı günümüzde dental sağlıkla ilgili korucu ve iyileştirici alternatiflere ihtiyaç vardır. Bu arayış içerisinde doğal fitokimyasallar iyi birer alternatif olarak değerlendirilmiştir. Bu makalede bitki ekstrelerinin yada fitokimyasallarının oral patojenleri inhibisyonu, dental plak ilerlemesini azaltması, oral hastalıkların semptomlarının azalması irdelenmiş ve ayrıca bitki kaynaklı ilaçların güvenilirliği ve etkinliği de  tanımlanmıştır. (makale için tıklayın)

Bu çalışma da kekik, çay ağacı, nane, eugenol ve lavanta öz yağlarının oral patojenler üzerinde ki minimum inhibisyon konsantrasyonu (MIC), minimum bakterisidal konsantrasyonu (MBC) ve minimum fungucidal konsantrasyonu (MFC) araştırılımış ve çalışma sonunda “nane, çay ağacı ve kekik yağlarının oral patojenlere karşı intrakanal antiseptik bir çözüm olabileceği sonucuna varılmıştır. (makale için tıklayın)

Oral mukozal yaralarla ilgili hayvanlar üzerinde yapılan bu çalışmada Myrrh ve ağız temizlik sularında bulunan tetracycline ve chlordexidine gluconate karşılaştırılmış ve Myyrh ın iki haftadan daha az sürede yaranın iyileşmesine ve hasarlı dokunun onarılmasına destek olduğu tespit edilmiştir. (makale için tıklayın)

Etkili bir ağız temizleyicisinin plak biofilme penetre olabilmesi gerekmektedir. Öz yağlar da plak biofilme tutunabilmektedir. (Makale için tıklayın)

İn vitro yapılan bu çalışmada karanfil öz yağının Eugenia caryophyllata streprococci ve  46 mantar enfeksiyonuna karşı etkinliği test edilmiştir ve sonuç olarak karanfil öz yağının streptococci dahil olmak üzere üstün bir anti bakteriyel ve anti fungal olduğu tespit edilmiştir. Yine test edilen kanser hücrelerinde -(IC50 /  15.75 200 μg/ml ) sitotoksik etki göstermiştir. (makale için tıklayın)

Bu çalışma sonucunda kariojenik ve periodontopatojenik bakterilere karşı eugenol ve karanfil öz yağının doğal anti bakteriyel ajan olarak kullanılabileceği bildirilmiştir. (makale için tıklayınız)

Bu çalışma sonunda nane, çay ağacı ve adaçayı öz yağları anaerobik bakterilere karşı oldukça potent bulunurken, eugenol ve kekik öz yağı potent bulunmuştur.(makale için tıklayınız)

Porphyromonas gingivalis, Actinobacillus actinomycetemcomitans, Fusobacterium nucleatum, Streptococcus mutans, and Streptococcus sobrinus. bakterilerine karşı manuka, çay ağacı, ökaliptus, lavanta ve biberiye yağlarının anti bakteriyel etkinliği test edilmiş ve manuka öz yağı çok potent bulunmuş, lavanta öz yağı bakteriostatik bulunurken diğerleri baktersidal bulunmuştur. Bu yağlar içerisinde çay ağaç ve manuka öz yağları hem periodontopathic hem de  cariogenic bakterilere karşı yüksek anti bakteriyel etkinlik göstermiştir.(makale için tıklayınız)

Takip edin

Özyağlar…


Aromaterapinin ana konusu olan öz yağlardan biraz daha bahsetmeden, bu muhteşem içeriklerin ne olduğunu ve onlardan neler yapabileceğimizi hayal edemeyiz.
Yağlarla tanışıklığımız bildiğimiz anlamda sofralarımızdan yada cilt uygulamalarımızdandır. Bol zeytin yağlı yemekler, kızartmalarda tercih ettiğimiz yağlar cilde de kolayca uygulanabilir. Ancak öz yağ dediğimiz esansiyel yağlar daha farklı kimyasal yapıları ve uygulama yöntemleri ile bilindik yağlardan ayrılırlar.
Öncelikle aromaterapi ile ilgili netleştirmemiz gereken 2 kavram vardır. Biri baz yağ dediğimiz taşıyıcı yağlar, bir diğeri ise uçucu olan esansiyel yağlardır.
Taşıyıcı yağlar isminden de anlaşılabileceği gibi esansiyel yağları seyreltmek için tercih edilen, tek başına dahi iyileştirici etkileri olabilecek, yağ asitleri içeren yağlardır.
Esansiyel yağlar ise, özellikle kokulu bitkilerin kök, sap, gövde,reçine, çiçek gibi bölümlerinden elde edilen, aslında yağ olmayan ama suda çözünmedikleri için yağ olarak sınıflandırılan doğal kimyasal içeriklerdir.!
Peki, öz yağların doğal kimyasal içerikler olması sizin için de şaşırtıcı oldu mu? Seminerlerimde sıklıkla bu konuda yanlış anlaşılmaların olduğunu gördüğümden biraz değinmek istiyorum. Genel algı olarak tükettiğimiz ürünlerde kimyasal madde olmaması gibi ütopik tutumlarımız oluyor. Ancak, bedenlerimizin birer kimya fabrikası olduğunu bildiğimizde ve aslında tüketilen ürünlerin bedende işlev görebilmesi için kimyasal reaksiyona girebilmesi gerekliliği, zaten kimyasal tepkimeye giren içeriklerin bedenlerimiz için gerekli olduğu mantığını anlamamıza yardımcı olabilir.
Burada asıl olan, insan bedenine yararlı ve yeter miktarda ürünleri uygun endikasyonda kullanmanın her zaman bizim için en büyük faydayı sağlayacağıdır. Aromaterapide yağ karışımları da bu prensiple ilerler.
Holistik bir klinik aromaterapist olarak, kişilerin sadece ciltlerinde gelişen durumlarla değil, aynı zamanda duygu durum değişiklikleri ile de ilgilenirim. Kısaca kafanızda canlandırabilmeniz için bir örnek vermem gerekirse; eğer egzema probleminiz varsa bunun büyük ihtimalle stres kaynaklı olduğunu göz önünde bulundururum (kontakt dermatit hariç) Eğer aktif stres döneminde iseniz, kişinin kesinlikle stresini azaltma yoluna girmesi gerektiğini hatırlatır, gerekirse koku karışımı ile destek olurum. Ardından yapılması gereken, enflamasyonu azaltmaya yardımcı, sakinleştirici ve yatıştırıcı baz ve öz yağların bir araya geldiği formüller yaratırım.
Öz yağları aromaterapi uygulamalarında özel kılan nedir?
Öncelikle anlatmam gereken şey, bu yağların oldukça yoğun içerikler olmasıdır. Şimdi düşünün ki, 4 – 5 ton gül yaprağından yaklaşık 1 litre gül yağı çıkmaktadır. 6 ton Melisa bitkisinden yine 1 litre öz yağ elde edilirken 350 kilo civarı biberiye bitkisinden 1 litre öz yağ elde edilir.
Bu rakamlar, kullandığınız öz yağın sadece 1 damlasında dahi oldukça yoğun içerikler olduğunu bilmenize yardımcı olacaktır. Öyle ki, öz yağları cildinize direk uygulamanız önerilmez, mutlaka bir baz yağ ile karıştırılmalıdır. Saklama koşullarında dikkat edilmesi gereken şey ise; güneş görmeyen ve serin bir yerde koyu renk bir cam şişede saklamaktır. Aksi halde elinizde ki yağ oksitlenecek faydadan çok zarar verebilecektir. Yine aynı mantıktan yola çıkarak doktorunuzun önerisi hariç oral kullanımı da kesinlikle tavsiye edilmez.
Öz yağların temini ile ilgili sıklıkla aldığım soru, hangi markayı önerirsiniz olur. Burada markanın güvenilirliği elbette ki önemli ancak, buna ek olarak temin edeceğiniz satış noktasının saklama koşullarına uygun olarak muhafaza edilmesidir. Bir çok satış noktası yağların saklanma koşullarına maalesef dikkat etmemektedir. Aromaterapi de beklenilen etkinliği alabilmek için ise en önemli şeylerden biri ürünün kalitesi iken en önemli bir diğer parametrede saklama koşullarıdır.
Ürün kalitesini etkileyen faktörler arasında yağın elde ediliş şekli de vardır. Öz yağlar, narenciye grubu hariç buhar distilasyonu yöntemi ile elde edilir. Bu yöntem yağın doğal içeriklerini ve bileşiklerini kırmadan maksimum etkinliği yaratmak için vazgeçilmezdir. Narenciye grubu yağlar ise, meyve kabuklarından elde edildiği için soğuk press yöntemi ile elde edilirler.
Aromaterapinin büyüleyici dünyasına daha fazla girmeniz dileğimle,
Sevgiler

Takip edin

Özyağlar, distilasyon ve saklama koşulları

Aromaterapinin iyilik saçan dünyasını keşfetmeye devam edelim. Hakkında bir şeyler okuyup, işittiğimiz yağların dünyasına bir bakış atıp, aromaterapide bu doğal kaynakların neden bu kadar önemli olduğunu görelim.
Daha önce “Aromaterapi, bitki krallığının bizlere sunmuş olduğu, uçucu yağlar olarak da bilinen öz/esansiyel yağların sistemik kullanımı ile tedavi ve hastalıklardan korunma amaçlı kullanılmasıdır. “ demiştik.
Nedir bu öz yağlar? Başka ne tür yağlar vardır? Aromaterapi de yağlardan başka ne kullanılır?
Aromaterapi de; öz yağlar, baz yağlar, çiçek/bitki suları, tuzlar, killer ve bunun gibi bir çok alternatif kişinin durumuna göre aromaterapist tarafından seçilerek formüle edilir
Başlıca kullanılan doğal kaynaklar ise öz yağ/ esansiyel yağ dediğimiz, bitkilerin kök, yaprak, dal, çiçek, reçine gibi bir çok bölgesinden elde edilen çok küçük yapıdaki, uçucu ve kokulu yağlardır. Bu yağlar bitkinin yaşamsal sıvılarını içerirler ve istisnasız hepsi anti bakteriyel özelliktedirler. Bununla beraber mantar karşıtı, virüs karşıtı, yatıştırıcı, hücre yenilenmesini hızlandırıcı gibi özellikler gösteren bir çok etkinliğe sahip çeşitli öz yağların kombinasyonu ile kişide istenilen etkinin oluşması hedeflenir.
Aslına bakarsanız, öz yağlar tam olarak “yağ” da değillerdir. Bildiğimiz ve soframızda sıklıkla kullandığımız yağlar gliserol ve yağ asitlerinin esterleriyken öz yağlar, terpen, keton, alkol, aldehid, lakton ve ester gibi çeşitli kimyasal bileşiklere sahiptir. Suda çözünmedikleri için yağ olarak sınıflandırılan öz yağlar, oldukça potenttirler, sadece tek bir damlada bile etkinlik gösteren doğal içeriklerdir. İlaç sektörünün temeli yine öz yağlardır. Kokulu olmalarından dolayı baz/sabit yağlardan kolaylıkla ayırt edilebilirler. En bilinen örnekler; lavanta, limon, portakal, biberiye, gül ve kekik v.b dir.
Bir bitkinin öz yağının istenilen iyileştirici etki göstermesi için birden çok uygun özelliğin bir arada olması gerekir. Öncelikle bitki yetişirken ne kadar az kimyasal madde kullanılırsa o kadar iyidir. Toplama esnasında her bitkinin biyolojik ritmine en uygun mevsim, hatta yasemin gibi narin çiçeklerde en uygun saat seçilmelidir. Toplanan bitkiden elde edilmesi hedeflenen yağı çıkartma yöntemi için günümüzde sıklıkla tercih edilen en sağlıklı yöntemlerin başında buhar distilasyonu gelir. Popüler olmaya başlayan bir diğer yöntem ise süper kritik CO2'dir. Biz buhar distilasyonundan bahsedeceğiz.

Bu har distilasyonu yönteminde dikkat edilmesi gereken noktalar basınç ve ısıdır. Bu etkenlerden birisi olması gerekenden fazla olduğunda yağın organik içerikleri zarar görür ve gerekli teropatik etkinliği göstermezler. Nareciye grubu yağlar ise (portakal bergamot, limon gibi ) meyvenin kabuk kısmından elde edildiğinden soğuk baskı yöntemi ile elde edilebilirler. Buhar distilasyonu yöntemine bir istisna da, yasemin yağı gibi narin çiçek yağıdır. Yasemin yağı öylesine zor çıkarılır ki, genelde piyasada solvent yöntemi ile elde edilenler bulunabilir. ( Aromaterapistler, solvent yöntemini yağın saflığını bozup, farklı kimyasallar içerdiğinden ve teropatik etkinliğini değiştirdiğinden sadece ender durumlarda tercih eder. )
Buhar distilasyon yönteminde hazneye yerleştirilen bitki, sıcak su buharı ile temas eder. Bu temastan sonra, soğuk su ile şoklanır, öz yağ ve su birbirinden ayrılırlar. Ardından iki ürün elde edilmiş olur. İlki hedeflenen bitki yağı, diğeri ise hidrosol denilen bitki suyudur. Yüksek kalite bir hidrosol elde edilebilmesi için, distilasyon esnasında kullanılan suyun kalitesinin, içilebilir saf su olması ve makinede bulunan kondonsörün bakır olması çok önemlidir.
Uçucu yağ elde edildikten sonra, en yüksek kalitede de olsa kesinlikle uygun koşullar altında saklanmalıdır. Güneş görmeyen, serin bir yerde muhafaza edilmeli, hava ile teması en aza indirilmelidir ki oksidasyona uğrama riski azalsın.
Öz yağlar oldukça etkili içerikler olduklarından ciltte tahrişe/yangıya/alerjiye sebep olabildiğinden mutlaka bir baz yağ ile ( argan, tatlı badem, jojoba gibi ) uygun dozlarla karıştırılıp uygulanmalıdır. Ağızdan kullanım ise kesinlikle önerilmez. Hamile, bebek ve çocuklarda ise kullanımı ancak bir uzmanın tavsiyesine göre olmalıdır.
Bir öz yağı alırken;
Koyu bir şişede ve güneş ışığından ve ısıdan uzak muhafaza edildiğinden emin olun,
Etikette mutlaka bitkinin latince isminin olmasına dikkat edin, ( örneğin lavanta yağından bahsediliyorsa bu Lavandula officinalistir, ancak lavanta ailesinin bir çok üyesi vardır. Piyasada lavanta yağı olarak satılan karabaş otu olarakta bilinen Lavandula stoechas da bir lavantadır, ancak Lavandula officinalis ten daha farklı kimyasal yapısı olduğundan etkinliği de farklıdır. )
Narenciye grubu yağlarda soğuk sıkım, diğer yağlarda ise buhar distilasyon yöntemini tercih edin
Sevgiler

Takip edin

Biraz daha aromaterapi


“ Bütünü tedavi etmeden parçayı, ruhu hesaba katmadan bedeni iyileştirmeye çabalamayın. Eğer beden ve kafa iyiyse bu sefer zihni iyileştirmeyle başlayın! Bu yapılması gereken en önemli şeydir. Doktorların ruh ve bedeni birbirinden ayırması günümüzde insan bedeni tedavisinde olan en büyük hatadır.”
Plato, Chronicles

İçinde bulunduğumuz teknoloji çağında hayat konforumuz artarken, bizler içsel olarak doğal ve sağlıklı olana daha çok yönelmeye başladık. Şimdilerde, geçmiş toplumların bilgeliğiyle süslenmiş bir çok alternatif terapi, bitkilerin şifa verici özellikleri ve doğanın bizlere sunduğu bir çok iyilik için daha çok bilgi edinmeyi, market raflarının dışına çıkıp kendimiz ve sevdiklerimiz için en iyi olanı bulma çabasındayız.
İşte, bu arayış içerisinde dünyada yükselen trendlerden biri de aromaterapidir. Aromaterapi, bitkilerden distilasyon yoluyla elde edilen, birbirinden çekici ve değişik kokulara sahip öz yağların, arzu edilen iyiliği yaratmak için kullanılması sanatıdır. Bir çok yöntemden ayrılan en büyük özelliği, tedavi ve daha iyi bir yaşam için insan varoluşunu ruhen, bedenen ve zihnen bir bütün olarak değerlendirmesidir!
Aromaterapi, bitki krallığının bizlere sunmuş olduğu, uçucu yağlar olarak da bilinen öz/esansiyel yağların sistemik kullanımı ile tedavi ve hastalıklardan korunma amaçlı kullanılmasıdır. Esansiyel yağlar molekül olarak o kadar küçüktürler ki, cilt tarafından kolaylıkla emilir, nefes yoluyla akciğerlere ve koku yoluyla beyne kolaylıkla ulaşırlar. Bu teropatik içerikler arkasından kan dolaşımına katılarak etkili iyileştirici etkilerini gösterirler.
Koku, en ilkel duyumuz olmakla beraber, korku, travmalar ve hafızayla ilintili amigdala ile direk bağlantısı onu eşsiz yapar. Beyin kimyasını etkileme becerisinden dolayı hormonlar, duygular ve zihinsel yapı üzerinde etkilidir. Örneğin, kendinizi üzgün yada depresif hissettiğinizde, üç kere derin nefes alarak mis kokulu bergamot (Citrus bergamia) öz yağını içinize çekin. Yüzünüzde belirecek tebessüm sizi şaşırtmasın 
İkinci ana kullanım yöntemi ise, deri üzerinde ki topikal uygulamalardır. Bu konuda bilinmesi gereken en önemli nokta, öz / esansiyel yağların direk teması çeşitli reaksiyonlara sebebiyet verebilir. Bu nedenle, tüm öz yağlar, taşıyıcı yağlar ile karıştırılmalıdır. Taşıyıcı yağlar, soframızdan da tanıdığımız, zeytin yağı, fındık yağı, Hindistan cevizi yağı gibi içilebilir yağlardır.
İstenilen etkiyi sağlayabilmek için, öncelikle uygun formüller oluşturulmalıdır, saf ve doğal yetiştirilmiş ve damıtılmış yağlar kullanılmalıdır. Yüksek kalite ve size uygun formüle edilmiş bir aromaterapik ürün, kokusu ve şifa dolu içeriği ile bedeninizin, ruhunuzun ve zihninizin dengelenmesine, temizlenmesine ve daha uyum içinde olmasına yardımcı olur. Aynı zamanda aromaterapi uygulamalarının düzenli kullanımı immün sistemi kuvvetlendirirken genel sağlık durumunuzu iyi yönde etkiler.

Takip edin

Aromaterapi


Aromaterapi ile başlayan yakınlaşmamız ve bir çok alanda gördüğüm faydaları ile birlikte gerçekleşen eğitim sürecimin sonucunda, çoğu alternatif terapileri de kapsayacak şekilde bu uygulamaların tarihlerinin “bir varmış bir yokmuş masallarına” çok benzediğini gördüm.
Aslında bizler Anadolu insanları olarak genetik ve kültürel olarak bitkilerle tedavi yöntemlerini oldukça sık kullanırız. Çoğumuzun köklerinde şamanik atalarımızın bilgileri çıkmak için bekler. Öte taraftan ise, dünyanın içinde bulunduğumuz noktası ve zamanı itibariyle tüm bu bilgileri mekanik şekilde, ard arda dizilmiş bilgi yığınları olarak Avrupa yada Amerika kaynaklı okullardan, içinde ruh olmadan çeşitli sertifikalandırılmalarla alıp title larımıza bir yenisini ekleriz.
Elbette ki bu eğitimlere karşı değilim. Ben de aynı şekilde 670 saatlik, yoğun ve yorucu geçen eğitimimi Kanada da holistik terapilerle ilgilenen bir okuldan aldım. Fakat tüm bu süreç boyunca içimin isyan eden tarafı; neden benim ülkemde yok bu eğitim oldu. Umarım bir gün sahip olduğumuz bilgi ve tecrübeleri yaratıcılığımızla harmanlayıp tüm insanlığa faydalı hale getirebileceğimiz güzel şeyler yapabiliriz.
Şimdi biraz aromaterapinin tarihinden bahsetmek istiyorum. Ama buna başlamadan önce aklımızda ki dünyayı yeniden düzenleyelim. Çoğu insan geçmiş kültür ve toplumlar için ilkel yargısını yapıştırır. Bu insanların ilkel olarak algıladıkları şey, toplumların yada kişilerin doğada bugün ki anlamda teknoloji olmadan yaşayabilmesini içerir. Bana göre ise, bu tamamen görecelidir. Market raflarını dolduran ürünler olmasa aç kalacak, ekip biçme hakkında herhangi bir bilgisi olmayan, eczanelerde bizlere “şifa” vermeyi bekleyen ilaçlardan mahrum kalsa basit bir baş ağrısını bile kesemeyecek insanların çok gelişmiş olduğunu düşünmesini ironik buluyorum.
Geçmişteki atlarımın hayatlarını devam ettirirken doğayı okuyabilmelerini saygı ve minnetle anıyorum. İşte bu sebepten, bugünün holistik terapileri bana “bir varmış bir yokmuş” masallarını anımsatıyor.
Eski zamanlarda, bugün mutfaklarımızda rahatlıkla bulduğumuz baharatlar ve yağlar ticarette bir değiş tokuş şekliydi. Bir mabede gittiğinizde, ruhsal durumu artırmak için, kötü ruhlardan arınmak için ve konsantrasyonu artırmak için, parfüm olarak, güzellik, sağlıklarını korumak ve hastalıkları iyileştirmek için öz yağlar yakılırdı. Belki onlar bizim kadar organik kimyayı bilmiyorlar ancak net olan şu ki, bu doğal içerikleri kullanmakta bizlerden çok daha başarılılardı.
Aromaterapinin asli içeriği olan öz / esansiyel yağ dediğimiz uçucu yağları elde ettiğimiz buhar distilasyonunun en son halini geliştiren İbni Sina dır ve kendisinin kitapları hala tıp fakültelerinde okutulmaktadır. Bugün ki tıp ilminin babası olan Hipokrat ta aromaterapik uygulamaları sıklıkla kullanmış, ve gelecek nesillere hastalıklara bütünsel olarak bakmalarını önermiştir.
Sonrasında avrupaya gelen büyük karanlık, bitkileri tanıyan ve karşımlar hazırlayan şifacı grubu cadı olarak tasnif edip büyük bilgelikleri yer altına gömmüş. Ki bugün Hindistan ve Çin bu bilgileri sıklıkla günlük hayatlarında kullanmaktadırlar.
Aromaterapiyi günümüze taşıyıp bizlere aktaran kişi ise Gattefose isminde Fransız bir kimyagerdir. Ve ilginç olan keşif hikayesini kısaca sizlerle paylaşmak isterim. Laboratuarında çalışma yaparken eli yanan Gattefose, içgüdüsel olarak elini su sandığı bir sıvının içine sokar ve aslında bu sıvı değil Lavanta yağıdır. Elinin hızla iyileşip hiçbir iz kalmaması onda bitki yağlarıyla çalışmaya dair bir itilim sağlar ve bugün sıklıkla kullandığımız “aromaterapi” terimini ilk defa kullanarak 1937 yılında ilk kitabı olan aromaterapiyi çıkarır.
Dr Jean Velnet, 2. Dünya savaşında askerleri tedavi ederken öz yağları kullanmıştır. Avustralyalı kozmetolog Marguarite Maury şu an yaptığım işin modern atası olarak, öz yağları kişiye özel formüle edip kullanan ilk kişidir. Bu tarihlere kadar hep Fransızca basımı olan kitaplar yanında ilk İngilizce kitap Robert Tisserand tarafından yazılmıştır. Tisserand bugün de aktif olarak çalışmalarına devam etmekte ve modern dünyanın insanlarına bu konuda çok fazla kaynak sunmaktadır.

Takip edin